logo

14 Aralık 2016

BABA HİCRANI İLE GEÇEN MAHZUN YILLAR…


Şükrü Altın
naksi40@hotmail.com

sukru-yazar-ust-kisim

Takvimler 1868 yılını gösteriyordu. Haziran’ın bize merhaba dediği gün Sultan Abdülaziz ile haremlerin en güzel kadını Hayranıdil Kadınefendi’nin Zemzem ibrikleriyle arınmış pirüpak bir oğlu olmuştu. En çok telaşlanan ebeydi.

“Müjde, müjde!” diye çığlıklar atıyordu.

Müjdesiyle gönül ferahlatan ebenin kuşağına bir kese altın sokuldu.

Dolmabahçe Sarayı’nın harem dairesinde yüzler gülüyordu. Selamlığa doğru koşan başkâlfa da hususi memurlara duyurmak için bağırıyordu:

“Nur topu gibi bir şehzademiz oldu!”

Onlar da bu haberi tez bir şekilde vezirlere, şeyhülislâma ulaştırmışlardı. Babasının padişah olması hasebiyle, bebeğin doğumu yüz bir pare top atışı yapılarak resmî şenliklerle kutlanmış; helvalar, tatlılar dağıtılmıştı.

Bebek yıkanmış, kendisine saf pamuktan çamaşırlar giydirilmişti. Kulağına ezan okunarak kendisine Abdülmecid ismi verildi. Dedesinin ismiydi Abdülmecid… Evlat can ışığı, umut sermayesiydi. Abdülmecid Efendi’nin erkek kardeşleri, Mahmut Celaleddin, Şevket ve Seyfettin efendiler; kız kardeşleri Saliha, Nazime, Esma ve Emine sultanlardı.

Sırada Abdülmecid Efendi için “velâdet-i hümayun” denilen beşik alayı yapılacaktı. Valide Sultan tarafından gönderilen beşik, yorgan ve sırmalı örtüler merasimle saraya getirilmiş, harem dairesine de çengi hanımlar çağırılmıştı. Kol başı hanım seslendi:

“Hanımlar beşiğin iki tarafına geçin…”

Beşiğin iki tarafına çengilerden ikişer hanım geçmişti. Ellerinde işlemeli defler çalan diğer hanımlarla birlikte beşik havaya kaldırılıp odanın ortasına taşındı. Çengi kadınları bir taraftan def çalmaya devam ederken, kol başı hanım yanık sesiyle şu manzumeleri okuyordu:

 

Beyim bunda sallanacak

Yanakları allanacak

Ağzı tadı ballanacak

Eyleyelim böyle dua

 

Bize şeref verecek

Daim sefalar sürecek

Kendi de evlat görecek

Eyleyelim böyle dua

Sonra beşik ilahilerle loğusa odasına götürülmüştü. Abdülmecid Efendi beşiğe yatırılmadan önce Başkadın Efendi “rızkı bol olsun” diye beşiğe birkaç altın atmıştı. Bu altınları da ebe hanım aldığında beşik alayı bitmiş oldu. Abdülmecid Efendi beşiğine kavuşmuştu.

Şeyhülislâm Hasan Hayrullah Efendi de nazar değmesin diye Abdülmecid’e bir “hatt-ı şerif” hediye göndermişti.

O süslü sarayların koridorlarında akıp giden zaman içinde Abdülmecid Efendi hayalleriyle oynayarak büyüyordu. Sedef kakmalı taşlarla bezenmiş sırmalı beşikte yatma zamanları hızla geride kalmıştı.

Şimdi sünnet zamanıydı. Şenliklere başlanmıştı. İki katıra yüklenmiş şekerler gelince ortalık şeker bahçesine döndü. Şekerden yapılmış kuşlar, aslanlar, balıklar herkesi çok mutlu etmişti. Güzel sesli hafızların okudukları Kur’an tilaveti, mevlid-i şerif ve ilahiler de kalpleri tatlandırmıştı. Ardından saltanat arabalarıyla yol boyu paralar dağıtılarak küçük şehzade gezdirildi. Düğün dolayısıyla her taraftan gelen davetliler, yabancılar, meraklılar sarayı doldurmuştu. Abdülmecid Efendi’nin sünnetiyle birlikte yüzlerce fakir fukara çocuk da sünnet ettirilmişti. Çocuklara bol bol Karagöz, hokkabaz gibi eğlenceler düzenlenmiş ve ikramlar hazırlanmıştı.

Abdülmecid Efendi’nin kendi kaşığıyla yemek yeme dönemleri geldiğinde saray erkânıyla terbiye almaya başlamıştı. Serbest bir terbiye ile yetiştiriliyordu. Daha dört yaşında iken Beyoğlu Kışlası’na yazılarak Hüseyin Paşa’nın nezaretleri altında ata binme eğitimleri almaya başladı. Talimgâh meydanında dört uşağın getirdiği gümüş eyerli beyaz bir ata mühimser bir eda ile bindirilip at koşturuyordu. Lalalığını Enver Paşa’nın anne tarafından dedesi yapmıştı. Zamanla binicilikte en iyi kişilerden biri olarak gösterildi. Ayrıca güreş, nişancılık, eskrim gibi spor dallarıyla da ilgilenmişti. Gürbüz, sıhhatli bir çocuktu.

***

Abdülmecid Efendi’nin pullu, sırmalı ve görkemli dünyasında geçen çocukluk yılları çok uzun sürmedi. Babası Sultan Abdülaziz’e karşı İngiliz oyunlarıyla uzun zamandır darbe planları yapılıyordu. Serasker Hüseyin Avni Paşa, Sadrazam Rüştü Paşa, Süleyman Paşa, Mithat Paşa, Şeyhülislâm Hasan Hayrullah Efendi darbecilerin başını çekiyordu. Darbenin planlarını hazırlayan Süleyman Paşa gizlice uygulamaya koymuştu. Bu vakada görev alanlara İngilizlerden alınan yüksek miktarlarda paralar dağıtılmıştı.

Nihayet Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın başını çektiği cuntacılar harekete geçti. Gece yarısı kayıklarla Dolmabahçe Sarayı’na gizlice girilmiş, ne olduğunu anlamayan Sultan Aziz uykudan kaldırılarak esir alınmıştı. Sultan’ın annesinin çığlıkları harem dairesinin duvarlarında yankılanıyordu. Askerin hiçbir şeyden haberi yoktu. Hüseyin Avni Paşa ve adamları tarafından ailesiyle birlikte ölüm korkusu içerisinde kayıklara bindirilerek karşıya geçirilmiş ve sabaha karşı Topkapı Sarayı’na kapatılmışlardı.

Aynı saatlerde yerine aceleyle Şehzade Murad tahtta çıkarılmıştı. Sultan Aziz’in akıbetinden haberi olmayan Sultan Murad’a seraskerlik dairesinde ihtişamlı bir törenle biat edilmiş, tahta çıkacağına rüyasında bile inanmayan Şehzade Murad hâlâ şaşkınlığını üzerinden atamamıştı.

İstanbul sokakları kaynıyordu. Cülus topları atılmaya başlamıştı. Küçük çocuklar top seslerinin korkusundan kulaklarını tıkayarak evlerine kaçışıyorlardı. Yakın mesafedeki bazı evlerin camlarının kırıldığı, doğumu yaklaşan kadınlardan bazılarının düşük yaptığı dedikoduları ortalıkta kol geziyordu. Dışarıdan dükkânına koşarak gelen nalbantçı çırağı heyecanla anlatmaya çalıştı:

“Usta! Usta! Sultan Abdülaziz’e darbe yapılmış.”

“Nereden çıktı bu şimdi? Sultan yaşıyor muymuş oğlum?”

“Ustam komşu esnaflara gidip bir daha sorayım.”

Çırak çevre esnafların konuşmalarını dinlemek için tekrar gittiğinde, ustası da salavat getirip boynunu bükmüş, kendi kendine içlenmişti:

“Yazık oldu Abdülaziz’e!”

Dükkânlarından çıkanlar Dolmabahçe Sarayı’na doğru bakıyorlardı. Hiçbir hareketlilik görünmese de Dolmabahçe Sarayı’nı kara günler bekliyordu. Nitekim Abdülmecid Efendi’nin babası Sultan Abdülaziz saray darbesiyle 30 Mayıs 1876’da tahttan indirilmiş ve göz hapsine alınmıştı. Bela ve afetler imanı ortaya çıkarır. Sultan Abdülaziz de göz hapsinde tutulduğu sarayda Allah yolundan ayrılmamıştı.

Baba Sultan Aziz, gündüz ve gecelerini namaz kılmak ve Kur’an okumakla geçirirken, 4 Haziran 1876 günü bilekleri kesilmiş vaziyette ölü bulunmuştu. Olay bir intihar mı, yoksa suikast mıydı? Söz konusu olay Abdülmecid Efendi’nin kara günlerinin başlangıcı oldu. Daha babasına doyamadan onu kaybetmişti. Onun vefatına çok ağladı. Babası Sultan Abdülaziz’in tahtan indirilip amcası V. Murad’ın tahta çıkmasıyla Abdülmecid Efendi de ailesiyle birlikte önce Topkapı Sarayı’na, oradan da Çamlıca’daki köşke gönderilmişti. Yine de babasının intihar ederek öldüğü iddialarına hiçbir zaman inanmadı. Çünkü görgü tanığı olarak kendisi, her fırsatta dostlarına; “İşte babamı şehit ettikleri oda burası” diye göstererek babasının Hüseyin Avni Paşa tarafından kiralanan katillerce öldürüldüğünü söylüyordu. Hayatı boyunca da bu acı olayı unutamayacaktı.

Sultan Abdülaziz’i tahttan indiren, başta Mithat Paşa olmak üzere, pek çok şüpheli kişi Yıldız Mahkemesi’nde yargılandı. Mahkeme hükmüne göre kendisinin hal’ ricali tarafından katledildiğine karar verilmişti. Devrik Sultan’ın hizmetine yüzer lira gibi yüksek bir maaşla görevlendirilen Pehlivan Mustafa, Boyabatlı Mehmet, Cezayirli Arap Mustafa ve Fahri Bey tarafından katledildiği ortaya çıktı. Gizlice odasına girerek çok hızlı hareket eden katiller birden üzerine atılmışlardı. Yapılan boğuşma sonunda Padişah ellerinden kurtulmayı başarmıştı. Fakat daha sonra yine saldırdılar. İri yapılı Fahri Bey, bitkin düşen Sultan Abdülaziz’in arkasına aniden geçip kolaylıkla kollarını zapt etmiş, diğer ikisi dizlerine çökmüştü. Pehlivan Mustafa da çakı ile evvela sol bileğini büküm yerinden damarlarına kadar kesmiş, sonra da sağ bileğini kapıp derince bir kesik de orada açmıştı. Kanının iyice akması için beş dakika boyunca onu bırakmamışlardı. Can çekişirken bedeni ağaç dalları gibi sarsılıyordu. Kendisini kollarıyla kement yaparak kucaklayan Fahri Bey can çekişen Sultan Abdülaziz’e şöyle söylenmişti:

“Sabret efendim sabret, güzel olacak.”

Hırıltıları kesilince de minderinin üzerinde sağına yatırarak bırakmışlardı. Ortalığı kan revan içinde koyan katiller, binanın pencerelerindeki martıların tutunduğu dar çıkıntılardan üçüncü kata geçip kaçmışlardı.2

Şair ruhlu Sultan Abdülaziz son beyitinde (açıklaması); “Ölsem de kurtulsam bu eziyetli dünyadan” diye bitirdiği aşağıdaki şiirinde kara yazgısını acaba biliyor muydu?

Bi huzuram nale-i murg-ı dil-i divaneden

Fark olunmaz cism-i bimarum bozulmuş laneden

Bunca derd ü mihnete katlanduğum aya neden

Terk-i can itsem de kurtulsam şu mihnethaneden…

3

Etiketler: » » » » » »
Share
1390 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

#

BABA HİCRANI İLE GEÇEN MAHZUN YILLAR…” için 1 yorum

  1. recep : diyor ki:

    BABA HİCRANI İLE GEÇEN MAHZUN YILLAR…
    http://www.itvhaber.com/?p=108069
    #DolmabahçeSarayı #Makale #Tarih #Yazar #Zemzem #ŞükrüAltın #Abdülaziz #Osmanlı

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • ESKİLERDE ÇILDIR’ DA TARIM VE HAYVANCILIK

    14 Aralık 2017 Yazarlar

    Eskilerde Çıldır her yanı ile güzeldi. Her şey doğaldı. İnsanlar, hayvanlar, çevre, besin kaynakları, doğa, toprak, yediğimiz içtiğimiz hatta giydiğimiz her şey ama her şey doğaldı. Dolaysıyla yaşam doğal olunca hastalıklar vs. de çok görülmezdi. Kanser vb. hastalıkların esamesini duymazdık. Belki tek tük bir şeyler olurdu, ama onu da kimse bilmezdi. Bilmemekte güzeldi, çünkü olumsuz şeyleri bildiğinizde zaten moraliniz alt üst oluyor, dengeniz bozuluyor, ruhen ve bedenen zaten ölüyorsunuz. İnsanlara hastalıklarına bile doğal yollardan ilaçl...
  • Anladın ama yanlış anladın canım arkadaşım!..

    11 Aralık 2017 Yazarlar

    Bir etkinlik sonrası idi... Bir kaç arkadaş verilen koktely masalarından birinin çevresinde toplanmış ikramları atıştırıyor, bir yandan da sohbet ediyorduk. Kimi arkadaşlarım bana övgüler dizmeye başladı "Aman Hülya hanımcım, maşallahınız var... Ne kadar güzel sanat etkinliklerine gidiyorsunuz. Yurt içi, yurt dışı bizi temsil ediyorsunuz. Hem de on parmağınızda on hüner. Ne güzel öyle turşular, zeytinler, tarhanalar, ekmekler yapıyorsunuz" peş peşe sıralanan bu övgüler karşısında hindi gibi kabarayım mı, yoksa mahcup olup kızarayım mı bocalarke...
  • İHTİYAÇ MI, SÜSLEME Mİ?

    22 Kasım 2017 Yazarlar

    İnsanların yaşamlarında çeşitli şekillerde ihtiyaçları olur. Bu ihtiyaçların bir bölümü yani olmazsa olmazı olan doğal ihtiyaçlar, bir bölümü de şartları uygun olduğunda keyfe keder yapılan harcamalarla karşılanan ihtiyaçlardır. Aslında bu ikincisine ihtiyaç demek te doğru değildir. Toplumun mihenk taşı olan aile, ailelerin oluşturduğu küçük sosyal guruplar- sosyal topluluklar, mahalleler, köyler, ilçeler, iller ve ülkeler biçiminde genişler. Aileden başlamak kaydıyla tüm toplumların ya da sosyal gurupların her birinin ayrı ayrı olmak üzere ...
  • Mersin’i sel bastı!..

    18 Kasım 2017 Yazarlar

    Uçaktan indik. Bir soğuk, bir yağmur; perona geçene kadar feleğim şaştı... Halbuki İzmir'de hava günlük güneşlikti... Mersin'i anlatıyorum. USSD (Uluslararası Sanatkarlar ve Sanatçılar Derneği)'nin geçtiğimiz hafta uluslararası bir ressamlar buluşması-resim çalıştayı oldu. Derneğimizin genel başkanı Olga Eren ben ise İzmir temsilcisiyim. mersinescort Nevin Aytekin, Işıl Kesim ve Kader Damla yönetimde eniştemiz Abdurrahman Aytekin ise canla başla her ihtiyacımız için koşturuyor. Bu üçüncü çalıştayımız. Mersin Büyükşehir Belediyesi işbirliği i...