logo

14 Aralık 2017

ESKİLERDE ÇILDIR’ DA TARIM VE HAYVANCILIK


Yaşar Geler
yasargeler@hotmail.com

Eskilerde Çıldır her yanı ile güzeldi. Her şey doğaldı. İnsanlar, hayvanlar, çevre, besin kaynakları, doğa, toprak, yediğimiz içtiğimiz hatta giydiğimiz her şey ama her şey doğaldı. Dolaysıyla yaşam doğal olunca hastalıklar vs. de çok görülmezdi. Kanser vb. hastalıkların esamesini duymazdık. Belki tek tük bir şeyler olurdu, ama onu da kimse bilmezdi. Bilmemekte güzeldi, çünkü olumsuz şeyleri bildiğinizde zaten moraliniz alt üst oluyor, dengeniz bozuluyor, ruhen ve bedenen zaten ölüyorsunuz.

İnsanlara hastalıklarına bile doğal yollardan ilaçlar üretirlerdi. Şimdilerde ise, önce ilaçlar üretiliyor, sonra o ilaca uygun virüsler pompalanıyor, sonrasında hastalıklar ortaya çıkıyor, sonra da hadi doktora, al poşetler dolusu ilaçları tut evin yolunu. Bazen de insanlar o ilaçların denekleri olarak kullanılıyor. Tutmadı, hadi bir başkasını deneyelim vs… Tutsa da yan etkilerinden dolayı olmayan başka hastalıklarda vücuda zerk edilmiş olduğundan hadi tekrardan başka bir tedavi için tekrar doktora vs… Asıl anlatmak istediğim konu sağlık değil tabi ki. Ancak laf lafı açar misali her şey bir biriyle bağlantılı olduğu için söz oralara gitti.

Benim asıl anlatmak istediğim konu geçmişte Çıldır’ da, hatta Anadolu’ da var olan gerçek tarım ve hayvancılığın nasıl yapılmakta olduğu ve bizlerin de çocukluğumuzun o yaşam içerisinde nasıl yer aldığımızdı! Efendim hatırladığım kadarıyla köylerde tarım alanları, oldukça geniş, devasa boş arazilerden oluşurdu. Bu araziler birkaç bölümde değerlendirilirdi. Mesela tarım yapılamayan arazilere mera ya da çayır denirdi. Meralar, köyün ortak malları idi ve tüm köylünün hayvanlarının otlak yerleriydi. Köyün halkına ait tüm hayvanlar, çobanlar tarafından otlatmak için o meralara götürülür ve halk bu alanlardan eşit bir şekilde yararlanırdı. Bir nevi meralarda-hayvancılıkta demokrasi de vardı. Eşit paylaşım, eşit koşullarda yararlanma demokrasinin olmazsa olmazıdır. İkincisi ise, tarım arazileriydi. Bu alanlar zaten halkın kendi tapulu mallarıydı ve halk bu alanları istediği gibi kullanma özgürlüğüne sahipti. Yani bu tarım arazilerinde de demokrasi vardı.

Kuralların dışına çıkmamak üzere halk kendi iradesini tarıma yansıtırdı. Bu alanlara bölgenin iklim koşullarına uygun olarak, arpa, buğday, fiy, gorunga gibi değişik hayvansal ve insansal tarım ürünleri ekerdi. Ne güzeldi o günler. Ekilen ekinler üç- dört aylık bir sürede yetişir, buğdaylar insanların ekmek ve değişik ihtiyaçları için, arpa, fiy, gorunga gibi tarım ürünleri ise, hayvanların beslenme ihtiyaçları için hazırlanırdı. Hatta bu ürünlerden arta kalan sapları ise tarım araçları sayesinde değişik şekillerde işlenerek hayvanların kış boyu beslenme ihtiyaçlarını karşılamak için işlenir ve depolanırdı. Üçüncü tarım alanları ise, yine halkın özel mülkleri olup tarımsal alana dönüştürülemeyen ama hayvansal ürün verebilen çayır dediğimiz alanlardı. Burada da ot dediğimiz bitki yetişir, yaz aylarında biçilerek toplanır, depolanır ve yine kış süresince hayvanların beslenmesinde kullanılırdı. Bu alanların verimli olması için sanayi ürünleri olan gübre, ilaç vb. katkılar verilmezdi. Makineler de yoktu. Sadece ve sadece insan ve hayvan gücüne dayalı, yani tamamen alın teri ve emek kokan bir üretim vardı. Tarım alet ve araçları da tamamen insanların kendi zihinsel işleyişinin sonucu ortaya çıkan alet ve araçlardan oluşurdu. Bu nedenle bölgemizde tamamen doğal ve organik ürün üretimi yapılırdı. Daha sonralarda ise, tabi ki tüm bu gerçeklikler, yapay ürünler ve sanayi ile değişikliğe uğradı. Değişiklikte beraberinde hastalıkları vb. türevlerini üretti.

Ben çocukluğumda pek köy ortamında kalamadım. Malum ilçe merkezinde yerleşik olduğumuzdan köyü pek bilmezdim ama, ailemin köy kökenli olmasından dolayı organik bir bağım vardı. Ancak ne yalan söyleyeyim tamamen o yaşama özlem duyan bir hayat yaşadım diyebilirim. Fakat o yaşamı yaşarken, köylerle de zaman zaman haşır neşir olurdum. Nasıl mı? Şöyle ki; babamın Eskibeyrehatun köyünden olması nedeniyle, yaz aylarında okullar tatil olduğunda hemen köye giderdik. Köyde yapılan tarımsal faaliyetlere katılır, yaşıtım kuzenlerimle birlikte onların yaşadıklarını yaşamaya çalışırdım.

Çocuklar, köylerde gerçek yaşamın tam merkezinde bulunurlar. Asıl işçiler, ameleler, çobanlar, komiler çocuklardır köylerde. Kaz otlatmak için çocuklar kullanılır. Kuzu otlatmak için çocuklar kullanılır. Tarla sürmek için, hodaklık dediğimiz yerde çocuklar bulunur. Koyun sağımında, koyunları sağıcı kadınlarımıza sürmek için çocuklar kullanılır. Hatta en önemlisi de evin tüm getir-götür işleri çocuklara emanetti. O yüzden gerçek yaşamın tam göbeğindedir çocuklar köylerde. E bu kadar vasfa sahip olan bir çocuk dünyasına gıpta etmek, onlar gibi olmak istemez miydim? Belki oradaki çocukların bıkmış olduğu o hayatı yaşamak için ben ise, can atıyordum. Onlara gıpta ediyordum.

Harmanda gem sürmek hayatımın vazgeçilmez bir tutkusuydu. Gem sürmek işini bilmeyenler için kısaca açıklamakta yarar vardır. Tarladan toplanan arpa ya da buğday başakları sapları ile birlikte getirilir harman yerine serilir, sonra da kendi ürettikleri tarım aracı olan gemlerle ezilerek, parçalanarak taneler saplardan ayrıştırılır, sonra da savrularak taneler ve saman dediğimiz hayvan yemleri tamamen birbirinden ayrılırdı. Gem’ le ayrıştırma işi iki türlü idi; birincisi öküzlerin koşulduğu gemler vardı, ikincisi ise atların koşulduğu gemler vardı. Ben en çok atların koşulduğu gemlere binmek isterdim. Çünkü, onda özgürlük vardı, hız vardı, adrenalin vardı, kendine güven vardı ve en önemlisi de güce karşı kendini ispat vardı. Ben bu işleri yapmak için daha çok annemin köyü olan Kenarbel köyünü tercih ederdim. Rahmetli dayım, beni çok sever ve bir dediğimi iki etmezdi. O yüzden orada kendimi daha özgür hissederdim. Köye gittiğimde at geminin kaptanı mutlaka ben olurdum. Ne mücadeleler verirdim o Gem’e binmek için. Kenarbel’ in benim hayatımda çok farklı anlamı da vardı. Belki çocukluk aşklarıydı ama o köye gidebilmek için hafta sonunun gelmesini iple çekerdim. Hatta rahmetli babam izin vermezdi girmem için ama rahmetli dayımla gizli saklı giderdim köye. Çocukluk aşkını görebilmek için. Zaten aşkının ne olduğunu da bilmeden. Şimdilerde anlıyoruz ki, o zamanların aşkları da bir başkaymış. Tarla sürme işi de bir başkaydı köylerde. O hayatı yaşamayan bir çocuk var mıdır, bilmem ama. Yaşamayan hiçbir çocuğun olduğunu düşünemiyorum. Tarla sürmede çocuklar, sabahın köründe, daha gün ışımadan kaldırılır uykulu bir vaziyette öküz arabasının boyunduruğu üzerinde yola koyulur, tarla sürülmeye başlandığında yine aynı mevkide gün boyu çalıştırılır ya da öküzlerin yönlendirilmesinde rol alırdı çocuklar. Acaba Anadolu çocuğu gibi, o küçücük bedeni ve yaşına rağmen yaşamın tam merkezinde yer alan bir güç gibi başka bir güç var mıdır, dünyada? Ya da dünyanın her hangi bir köşesinde.

Şimdilerde kaz yemek için onlarca para verip, o tadı alabilmek için yarışan tüm Anadolu insanının içinde kalan taddır kaz eti tadı. O yüzden yüzlerce insan bir araya gelerek kaz geceleri yaparlar şimdilerde kentlerde. Çünkü, kaz kültürünün merkezinde emek vardır. Bu emeğin tam merkezinde de yine çocuk vardır. Köylerde sırf kaz otarsın, kuzu otlatsın, dana otlasın diye nisan ayından itibaren okullara gönderilmezdi çocuklar. Hatta eylül ayında da ha keza, harman işlerinde çalışacak diye yine okullara gönderilmezdi çocuklar. Hiç unutmuyorum, bizim aile daha yeni ayrılmaya başlamıştı. Yani amcalar falan herkes bağımsız aile olma yolunda demokratik bir şekilde mal paylaşımı yapılarak kendi aile güçlerini oluşturmak için ayrılık başlamıştı. Biz de Çıldır’daki fırını almıştık ayrılıkta payımıza düşen hisseyle. Fırınla beraber birkaç tane inek te verilmişti bizim hissemize. Hayvanları Çıldır’daki evimize daha henüz getirmiştik. İnekler ve danalar halkın nahırıyla birlikte otlatmaya gönderildi. Akşam hayvanlar dönerken herkes gider hayvanını sürüden ayırır alıp evine götürürdü. Bende köy yaşamı eksik olduğundan annem rahmetli danaları seçmem için beni gönderdi. Hayvan tanıma becerim olmadığı için, danalarımızı bir türlü seçip eve getiremedim. Bir tanesi kaybolmuştu. Gece dışarıda kaldığı için de Purut köyünün (Eşmepınar) düzünde kalmış ve gece kurtlar parçalamıştı zavallı danayı. Sabah olduğunda köyden gelenler görmüştü. Bu kadar köy yeteneksiz bir çocukluğum geçti diyebilirim.

Ben daha köy hayatının daha çok magazin, özenti ve eğlence bölümündeydim. O yaşamı bilmediğimden özlem duyardım, köy yaşamına. O yaşlarda onlarca, yüzlerce çocuk benim yaşadığım hayatı yaşamaya özenirken, ben de o çocukların yaşadığı hayatı yaşamaya özenirdim. Ne garip bir değil mi? Şimdi öyle mi? Tüm tarım modern sanayi araçlarıyla yapılmaya başlandı. Tarlalara, çayırlara atılan o hayvansal doğal gübrelerin yerini kimyasal gübre ve ilaçlar almaya başladı. Hatta ve hatta hayvan yemleri bile hazır sanayi üretimi besinlerle giderilmeye çalışıyor. Modernleşme, çağa ayak uydurma harika bir şey, ama bununla birlikte kimyasallardan kaynaklı oluşan yüzlerce virüs ve buna bağlı hastalıklarla boğuşan, mücadele eden milyonlarca insan. Kontrolsüz sanayileşme ve modernleşmenin olumsuzlukları ne yazık ki canımızı acıtıyor. İşte Çıldır’da tarım ve hayvancılık o noktalardan bu noktalar ulaştı. Tüm insanlığa sağlıklı bir yaşam diliyorum.

Yaşar GELER Uz. Eğitimci-Yazar

Etiketler: » » » »
Share
370 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • 2018 YILINA GİRERKEN TÜRKİYE

    03 Ocak 2018 Yazarlar

    Sevgili okurlar dostlarım yurttaşlarım, Yeni yılla birlikte hayatımın 89. uncu yılını yaşıyorum. Giderayak düşüncelerimi kaygılarımı ifade ediyorum demek yanlış olmaz. Hayata büyük umutlarla başlayan, cumhuriyetin altın dönemini yaşayan bir kuşaktanım. Büyük Atatürk ve cumhuriyet devrimleri ile çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkacağımıza inanıyorduk. Onu çok erken kaybettik. İnönü’nün yol açtığı çok partili düzenle birlikte hiç gecikmeden devrimlerden tavizler başladı. Bugüne kadar hiçbir iktidar Atatürk’ün uygarlık, çağdaşlık, akıl bil...
  • Hem ağladık, hem de güldük…

    03 Ocak 2018 Yazarlar

    Sanırım iki ay öncesi idi. Çalan telefonumu açtığımda beni "Kentimizde Cumhuriyete Sahip Çıkanlar" ödülüne aday gösterdiklerini ve özgeçmişimi rica ettiklerini söyledi genç ve huzur veren sesi ile bir hanım. Çamlaraltı Koleji'nin halkla ilişkiler uzmanı Pınar Kılıç imiş. Hemen özgeçmişimi yazdım ve istedikleri beş-altı fotoğrafımı da ekleyerek gönderdim. Beni pırıl pırıl genç öğretmen Semay Oba İnceoğlu aday göstermiş sağ olsun benimle birlikte altmışa yakın diğer adaylar ile birlikte. Üç aşamadan geçen ve yalnız öğrenci oyları ile yapılan s...
  • Zamanede Bir Hal Gelmesin Başa

    23 Aralık 2017 Yazarlar

    Sayısal verilerin etkileyici ve inandırıcı özellikleri vardır hadiseleri ve olayları dile getirirken. Tarihsel sürece bakıldığında milletler arası savaşlardan tutun da yapılan müsabakalara kadar bir çok alanda sayılarla ifade edilir durumlar. Misal İslamcı alimler yada dinen yeterliliğe sahip olduğunu iddia edenler Hz. Muhammed’in Veda hutbesini ve o gün ki kalabalığı noktasına virgülüne kadar anlatırlar. O günlerin Arabistan’ın da mevcut nüfusun en az yarısının yani 124 bin insanın o gün meydanda veda hutbesini dinlediği beyan edilir. Ya da...
  • ESKİLERDE ÇILDIR’ DA TARIM VE HAYVANCILIK

    14 Aralık 2017 Yazarlar

    Eskilerde Çıldır her yanı ile güzeldi. Her şey doğaldı. İnsanlar, hayvanlar, çevre, besin kaynakları, doğa, toprak, yediğimiz içtiğimiz hatta giydiğimiz her şey ama her şey doğaldı. Dolaysıyla yaşam doğal olunca hastalıklar vs. de çok görülmezdi. Kanser vb. hastalıkların esamesini duymazdık. Belki tek tük bir şeyler olurdu, ama onu da kimse bilmezdi. Bilmemekte güzeldi, çünkü olumsuz şeyleri bildiğinizde zaten moraliniz alt üst oluyor, dengeniz bozuluyor, ruhen ve bedenen zaten ölüyorsunuz. İnsanlara hastalıklarına bile doğal yollardan ilaçl...