logo

16 Eylül 2018

Çallı efe ve Wiacamp…


Hülya Sezgin
hulyasezgin@hotmail.com

1959 yılının sıcak bir 30 ağustos gününde Denizli’nin Çal ilçesinde bir bebek dünyaya gelmiş. Her zaman anası babası büyük zafer bayramına ve böyle güzel günlere “Atamız bizi kavuşturdu” diye şükrederlermiş ve bu güzel günde doğdu diye oğullarının adını “Şükrü” koymuşlar.

Bu Çal kasabası havasından mıdır, suyundan mıdır bilinmez büyük sanatçılar yetiştirmiş. Memleketimizin büyük ressamlarından Türk resim sanatının mihenk taşı olmuş, pek çok önemli ressamımızı atölyesinde yetiştirmiş olan İbrahim Çallı da buralı imiş…

Şükrü bebek büyümüş, okumuş… Üniversite eğitiminde güzel sanatları okumuş ve Adnan Menderes Üniversitesi’nde ‘Hoca Şükrü Kara’ olarak resim bölümünü kurmuş. Yani memleketlisi Çallı gibi o da ressam olmuş. Akademide yüzlerce öğrenci yetiştirmiş, hayata hazırlamış, ressam yapmış. Ancak bu ona yetmemiş. Sanat için, memleketi için bir şeyler yapmalıymış. Ancak bu işler bizim memlekette öyle kolay olmuyor… Devlet el atmıyor, destek vermiyor. Belediyeler ise kolay kolay sponsor olmuyor…

Derken ne yapsın diye düşünmüş, taşınmış ve bundan 9 yıl önce “Çadırını kap da gel” sloganı ile bir sanat kampı olan Wiacamp’ı kurmuş. Pek çok ressam destek vermiş Wiacamp’a. Keyifli bir sanat kampı olmuş. Öyle de olunca bir gelen bir daha ayrılmıyor ve her yıl sürmesini istiyormuş. Her yıl denizle doğanın buluştuğu pek çok yerde yinelemişler… Bu yıl da Kuşadası Güzelçamlı’da bir kamp alanını seçmişler. Yerli-yabancı katılan sanatçılar çalıştıkları eserlerinden birini Wiacamp’a bırakıyormuş. Yüzlerce eser olmuş. Şükrü Efe (ben ona Efe diyorum) bu eserleri pek çok yerde sergilemiş. İleride de hemşehrisi İbrahim Çallı adına Çal’da bir müze kurup bu eserlerin orada daimi sergilenmesi imiş hayali…

Ben de Şükrü Efe’yi on yıla yakın süredir tanımama rağmen kampa katılmam kısmet olmamıştı. Nahçıvan’da üç yıl önce tanıştığım İranlı Azerbaycan Türkü değerli sanatçı kardeşim Vadoud Moazzen’in (Vedut Müezzin) güzel sanatlarda okuyan güzel kızı Aina (Ayna) ile uzun süredir internet üzerinden konuşuyorduk, ancak bir araya gelememiştik. Bu sanat kampı akademi öğrencisi gençlerden ve biz ressamlardan oluştuğu için babası ile katılabileceği bir çalıştaydı. Ve birlikte katılmaya karar verdik.

Ben bu yaşımda ömrümde ilk kez çadırda kalacağım. On beş gün öncesinden çadır deneyimi olan herkese sormaya başladım. Ne alayım, nasıl yapayım? Derken oğlum Serter annesine kıyamadı. Aracı ile kampa getirdi. Çadırımı kurdu. İçi rahat ettikten sonra döndü. Onlar da yakınlardaki bir otele yerleştiler. Oğlum gittikten sonra yatağıma uzandım… Aahhh… Böğrüme taş battı… Eyvah! dedim. Vedut ve Ayna’yı otellerine yerleştirdikten sonra dönerken çöp konteynerinin yanında atılmış bir sandalye gördüm. Gittim ki süngerini sökeyim, yatağımda belime gelen yere destek yapayım. O sırada kamp çalışanlarından bir genç “Abla ne yapacaksın onu?” diye sordu. Derdimi söyleyince de “Abla kampın sonuna ıskartaya çıkmış yeni bir yatak var, onu al” dedi. Hemen gittim, gıcır mı gıcır yaylı tek kişilik bir yatak… Sağ olsun DJ Mustafa Güzeldere yardım etti. Sürükleye sürükleye çadırıma getirdik. Çadırın dışından yatağımın altına gelecek yere serdik… Ooooh… Mis gibi yaylı yatak… Çadırın dışında olduğundan temiz ya da pis olması beni etkilemez… On gün rahat ettim… Denize 20 metre uzaklıktaki çadırımda sabaha kadar “Foooşşş… foooşşş…” dalga sesleri eşliğinde, yaylana yaylana keyifle uyudum…

Kamp alanına gelirken gördüğüm bir bez afişten çok etkilenmiştim. Paylaşmadan edemeyeceğim. Diyordu ki “Düğünümüze lütfen silahsız gelelim ki düğünümüz zehir olmasın.” Ne güzel… Ne hoş, örnek bir duyarlılık…

Pek çok arkadaşım kampa gelmiş, yerleşmiş… Çoğunu zaten tanıyorum. Yeni gördüklerimle de tanıştım. Öyle bir hava oluşuyor ki… Bir süre sonra “biz” olduk… Aile gibi…

Yetişkin sanatçı arkadaşlarımın yanı sıra Adnan Menderes Üniversitesi Şükrü Hoca’nın öğrencilerinden gençler de bizimle idi. Bir İsmail’imiz vardı ki, Kenyalı simsiyah tenli… Pırıl pırıl bir çocuk. Sıcak mı sıcakkanlı, sempatik mi sempatik. Bir süre sonra hepimizin sevgisini kazandı. Sonra arada ona takılmak için “gündüz feneri” demeye başladım. İsmail’i gördüğüm her yerde avaz avaz bağırıyordum “İsmail seni seviyorum” diye. Maksat onun kırık şivesi ile vereceği yanıtı duymak… Bayılıyorum. Siyah teninde, inci gibi bembeyaz dizili 32 dişini birden göstererek hemen yanıtlıyor “Ben da sizi çok seviyorom Hulya hanım” canım çocuğum benim, çok şeker…

Akşamları meydanda ses sistemi kurulu… Gergin Dj. Zeynep esprilerle dolu sunumu ile hepimizi şarkı söylemeye ve dansa davet ediyordu. Dj.Mustafa bey ise gür sesi ile şarkılar söylüyor, coşturuyordu.

30 Ağustos hem zafer bayramımız hem de Efe’nin yaş günü olunca yakışır bir şekilde kutladık.
Yedi bölgeden oyun havasından girip, damat havası, horon, Ankara’nın bağları, roman havası derken arkadan Sezen Aksu “Salla salla” dedikçe herkes hünerini gösteriyordu. İsmail Kenya’dan gelmiş… Konyalı oynuyor… Allahım, yarabbim!..

Derken “Çanakkale ve Hey on beşli” müziği çalarken Şükrü Efe sahnede öyküsünü anlatıyor. O heyecan içinde anlatırken ben sulu göz oturduğum yerde dayanamıyor, ağlıyorum… Bu vatan nasıl kurtarıldı… Büyük taarruz, Atatürk’ümüz ve silah arkadaşları, 15 yaşındaki çocuk şehitlerimiz ve o yıl okulun hiç mezun vermemesi… Bir bir gözümde canlanıyor… Ağlıyorum… Ağlıyorum… Arkadan doğum günü aklımıza geliyor… Başlıyor erik dalı çalmaya… Ardımdan köpek kovalarmış gibi sahneye fırlıyorum. Hep birlikte oynamaya başlıyoruz. Ardından misket, ardından erik dalı, kolbastı ve avazımız çıktığı kadar coşku içinde İzmir marşını söyleyerek geceyi noktalıyoruz…

Gece yarısından sonra müzik kısıtlaması olduğu için çay demleyip sahile iniyorduk… Efe’mizin sevgili eşi Ülkü bu konuda çaylarımızı demlediği gibi arada sepetini yeşil elma ve hünnap ile doldurup getiriyor, bize ikram ediyordu. Efe’nin yakışıklı oğlu Yağız da babasının sağ kolu… Her işe koşuyor. Bütün arkadaşlar hep birlikte türküler söylüyoruz… Elbet bize melodi gibi gelen dalga sesleri eşliğinde. Çadırımda yaylı yatak var ya… Konforlu bir otel odasından daha keyifli uyuyorum… Sabah yine erkenden uyandım, hafif bir tıkırtı… Eğildim baktım bir tavuk bana bakıyor… O gitti iki dakika sonra sinekliğin oradan bir kedi başı uzandı, meraklı gözlerle içeri baktı… Bakıştık…

Ertesi sabah tekne turumuz var. Dilek yarımadası çevresinde koylara gire çıka turluyoruz. Cennet gibi koylar… Manzara müthiş güzel… Kıyıya yanaşıp denize de girdiğimiz oluyor. Kimimiz çalan müzikle dans ediyor, kimimiz sohbet, kimimiz bol bol fotoğraf çekerken kimimiz de bunu Facebook üzerinden canlı yayına geçerek arkadaşlarımızla paylaşıyoruz. Samos adası hemen burnumuzun dibinde… Geçerken mobil telefon hatlarımız ora hattı üzerinden bağlanıyormuş. Dolayısı ile yurt dışı diye o civarda yaptığımız telefon görüşmeleri katlanıyormuş. Hepimiz telefonlarımızı kapattık… Çalsa da açmadık…

Belki her şey mükemmel değildi… Belki her şey lüks bir şekilde ayağımıza gelmiyordu. Ama gönüller hoştu. Biz dostça, kardeşçe orada “Biz” olmuştuk… Bu güzelliklerin ardında uyum içinde çalışan Şükrü Efe ve ekibinin kocaman yüreği ve büyük emekleri var… Sağ olsunlar…

Yalnız sanat yoktu orada… Bilim de vardı… Akşamları genetik bilimi hakkında Prof. Orhan Terzioğlu bizim aslında birbirimizden farksız olup, hepimizin aslında bir kertenkele olduğunu anlatırken başka bir akşam piyano çalışıyor, caz söyleniyor, diğer akşam tiyatro izliyorduk… Diğer bir akşam ise Mücahit Bora renkleri, resim elemanlarını-iki boyut, üç boyutu, biçim ve form ne demek bir bir anlatıyordu . Bir başka gün ise yetişkin ve çocuklara eğitim, öğretim amaçlı bilim drama çalışması yapıldı…

On gün boyunca yemyeşil ağaçların altında dalga sesleri eşliğinde aynı şeylerden keyif alan, ortak güzel şeylerden hoşlanan sanatçı arkadaşlarla birlikte… Buluştuk… Bir yandan resim yaptık, bir yandan şarkılar söyledik, dans ettik. Yoruldukça sıcak basınca da atladık denize…

“Resmin başından kalktığınızda neşe duyuyorsanız sanat, yoksa iş yapıyorsunuz…” ne doğru bir söz… Biz orada hep neşeliydik…

Beşinci gün sabahı… Saat henüz altı… Bir bağırış, bir çağırış… Uyandım… Benim çadırıma biraz uzak, ama sabahın erken saati olduğundan bana kadar geliyor sesler… Bir kadın, bir erkek kavga ediyorlar. “Allah kahretsin, bıktım artık” diyor kadın… Erkek “Yeter artık, sus bağırma” diye daha yüksek sesle onu bastırmaya çalışıyor. On beş dakika kadar bu böyle sürdü. Sonra araya başka sesler karıştı.. Başka bir erkek sesi “Susun lan artık!” diye kükredi… Dinledikçe senaryoyu yazıyorum…

Karı koca kavga ediyor ve yan komşular dayanamayıp müdahale ediyor. Öğleden sonra öğrendim ki komşu konaklama alanında gençler denizde yaş günü kutluyorlarmış… Hay Allah… Oysa ne üzülmüştüm aile kavgası diye!.. Demek ki her duyduğumuza inanmayacağız…

Sabahları küçücük boyu ile paçalı cinsi genç horozun “Ü-ürüüü-üüüü sabah olduu… Kalkın gariiii” diye efelenerek kafa tutarcasına ötmesi öyle hoşuma gidiyordu ki, gülümseyerek uyanıyordum.

Kişileri yakından tanımak farklı ve yararlı… Sanal ortamda tanıdığım, ancak kişiliği hakkında pek bilgi sahibi olmadığımız için çekindiğimiz kimseleri daha yakından tanımak ve yakınlaşarak sevmek… “Aman ne büyük burunlu” dediğim başka birinin ise ne kadar sıcakkanlı olduğunu görmek çok hoş…
Bir akşam sahne kurduğumuz alana sandalye götürmemiz gerekli… İsmail’e söyledim Bu çocuk tam Türk olmuş… Bana dedi ki “Hallederiz, sıkıntı yok!”

Kamp alanının tam karşısında Zeus mağarasına gezmeye gittik. Yeşillik bir alanda kısa yürüyüş ve tırmanıştan sonra buz gibi suyu olan mağaraya ulaşıyoruz. Gençler yüzdü ama ben cesaret edemedim. Mitolojik öyküsü ise şöyle: Baş tanrı Zeus’un güzellik ve aşk tanrıçası Afrodit’in suyunda yıkandığına dair rivayetlerden olsa gerek, mağaraya Zeus mağarası denilmiş. Mağaraya girildiğinde O haşmetli tanrı Zeus’un yüzünü görür gibi olursunuz. 10-15 metre derinliğindeki mavi-yeşil renkli su dağdan gelen tatlı suyun ve denizden gelen tuzlu suyun karışımı ile yavan bir maden suyu haline dönüşmüş. Gök tanrısı Zeus, kardeşi Poseidon’u kızdırdığında elindeki üçlü yabasını kaldırarak dalgaları kabartıp denizi alt üst eden Poseidon’un gazabından kaçıp sakinleşmesini beklemek için bu mağaraya sığınır, dinlenir ve yıkanırmış. Güzelçamlı sakinleri ve yabancı turistler de denizin çok dalgalı olduğu günlerde ve havanın denize elvermediği günlerde tıpkı “Zeus” gibi burada yüzerler, o mitolojik havayı teneffüs ederlermiş.

Bütün arkadaşlar güzel resimler çalıştılar ama İranlı Azerbaycan Türkü benim sevgili kardeşim Vedut’un yaptığı eserler farklı idi. Önce Güzelçamlı’dan bir manzara çalıştı, sonra da Şükrü Efe’nin canlı portresini… Hepimiz parmak ısırdık… İşte büyük sanatçı dedik… takdir ettik…

Hele güzeller güzeli kızı benim prensesim Ayna omzunda profesyonel fotoğraf makinesi bol bol sanatsal fotolarımızı çekiyordu… Baba kız kişilikleri ve sanatları ile hepimizin hayranlığını ve sevgisini kazanmıştı…
Son iki gün çadırıma gizlice girip saklanan şerefsiz bir sivrisinek ile sabahları savaş verdim. Çadırı havalandırıp bir havlu ile yelleyerek kovalamaya çalıştım. Ama hep o kazandı. Her sabah beni zıvanadan çıkartan ‘vııııın’ sesi ile saldırıya geçti. Bir iki yerimden de soktu… Şerefsiz bavuluma saklanıp benimle İzmir’e gelecek diye ödüm kopuyor…

Son gün sabah bir mesaj… “Ablam neredesin?” Tokat Turhal’dan Facebook aracılığı ile tanıştığım ve fotolarına bayıldığım fotoğraf sanatçısı İlhan Ertürk. Meğer yakınlarda akrabasının düğünü varmış. Eşi, kızı ve oğlu çadırlarını kaptıkları gibi binmişler arabalarına, düşmüşler yola. Geç oldu diye de tesadüf bu ya bizim kamp alanında konaklamışlar. Girişte afişimizde adımı görmüş… Güzel bir aile… İşte onun için demişler ya “Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur” diye. İlhan’ı çok takdir ediyorum. Fotoğraf çekmek elbet gezmek istiyor. O da ailesi ile birlikte çadır kurarak her yeri geziyor. Betonların arasında çocuklarımız hapis büyüyor. Doğa ile, çiçekle, böcekle buluşamıyor. Demek ki ille de çok paraya gerek yokmuş. İnsan isteyince kendi ekonomisine göre de çoluk-çocuk gezebilir, tatil yapabilirmiş. Yeter ki istemeli ve hayattan keyif almasını bilmeli…

Unutmamak gerek ki keyif alarak yapılan doğru ve güzel şeyler bize sağlık olarak geri dönüyor…

Etiketler: » » » »
Share
273 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Çallı efe ve Wiacamp…

    16 Eylül 2018 Yazarlar

    1959 yılının sıcak bir 30 ağustos gününde Denizli'nin Çal ilçesinde bir bebek dünyaya gelmiş. Her zaman anası babası büyük zafer bayramına ve böyle güzel günlere "Atamız bizi kavuşturdu" diye şükrederlermiş ve bu güzel günde doğdu diye oğullarının adını "Şükrü" koymuşlar. Bu Çal kasabası havasından mıdır, suyundan mıdır bilinmez büyük sanatçılar yetiştirmiş. Memleketimizin büyük ressamlarından Türk resim sanatının mihenk taşı olmuş, pek çok önemli ressamımızı atölyesinde yetiştirmiş olan İbrahim Çallı da buralı imiş... Şükrü bebek büyümü...
  • İZMİR’İN DAĞLARINDA ÇIÇEKLER AÇAR

    10 Eylül 2018 Yazarlar

    İzmir’in dağlarında çiçekler açar, Altın güneş orda sırmalar saçar Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar, Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa, Adın yazılacak mücevher taşa. İşte bu marşı söyleten ve söylettiren bir ulusun çocuklarıyız. Ne mutlu bize ki, bu aziz milletin bağrından çıkmışız. Hiçbir zaman esarete boyun eğmemiş, hiçbir milletin kölesi olmamışız, olmayacağız da. Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Gençliğine dediği gibi; ‘’Vatanın bütün kaleleri işgal edilmiş olabilir, içeri de ve dışarıda düşmanların olabilir, ordularımız dağıtılmış olabilir...
  • Beni heyecanlandıran Türkü ve bir büyük sanatçı Vadout Moazzen…

    25 Ağustos 2018 Yazarlar

    Yakınlarım bilir, ben bir türkü sevdalısıyım. O yüzden sabahtan akşama kadar TRT türkü dinlerim radyomda. Yine bir gün bir yandan resim yapıyorum, diğer yandan kulağım radyoda... Derken kulağıma tanıdık bir ses değdi... Program sunucusuna kulak kesildim... Kerkük'ten... Türk kökenli müzisyenlerden söz ediyor. İran Tebriz'den Dalga Grubu ve solistleri Vadout Moazzen... Öyle güzel sözler söyledi, öyle övdü ki... Birden heyecanlandım... gurur duydum... çünkü o benim arkadaşımdı... Bundan üç yıl öncesiydi onunla ilk tanışmam. Nahçıvan Ressamlar ...
  • KIR ÇİÇEKLERİ VE SARIPAPATYA

    10 Ağustos 2018 Yazarlar

    Mevsim ilkbaharın sonları, güneş aydınlık yüzünü göstermiş, çiçekler birbiriyle adeta dans ediyorlar. Tam ortada tek başına duran sarıpapatya dikkat çekiyor. İlgimi çeken sarıpapatyaya yöneliyorum. Sanki hayata küsmüş, bir anlamda hayattan kopmuş bir hali vardı. Ama o kadar narin o kadar zarif o kadar çekingen ve bir o kadar da utangaç bir hali vardı. Duygu yüklü gözlerle sanki bakışır gibiydik. Hatta beni bu lavanta kokusunun muhteşem yoğunluğundan ayırma der gibiydi. Fakat bir o kadar da o muhteşem kır çiçeklerinin arasındaki yalnızlığında...